Ben Kimim ?

Bazıları hikayelerine parıltılı zaferlerle,inşa ettikleri benliklerle başlar…Ben öyle yapmayacağım.Size parlatılmış bir kimlik sunmaya,”Kim olmamı istiyorsanız o olmaya geldim”demeyeceğim.. Çünkü ben, başkalarının aynasında kendimi aramayı bıraktığım o uçurumun kenarında, kimsenin istediği kişi olamayacağımı anladığım gün doğdum.

Ben; kayıpların, ölümlerin, gidişlerin ve en çok da kendi içimde kayboluşların ardından, o enkazın içinden bir toz zerresi gibi havalanmış bir yolcuyum. Yeryüzünde sadece bir zerreyim.Bunu söylemek dışarıdan bakınca kolay sanılır. Oysa insan önce kendini dev aynalarında görür; dünyayı avucunun içinde tuttuğunu, her şeye gücünün yettiğini sanır. Sonra hayat gelir. Sizi küçültmez aslında, sizi hakikatin boyutuna indirir. Gerçekten ne kadar olduğunuzu, bir nefese ne kadar muhtaç olduğunuzu kalbinize vura vura öğretir. Ben bu dersi, Avuçlarım mucizelerle dolarken değil, ellerimdeki her şey birer birer çekilip alınırken öğrendim. Hayat benden her şeyi sırayla aldı; Sırtımı yasladığım insanları, rüyalarımı süsleyen hayalleri, en güvendiğim yolları… Hatta bazen, yaşama sevincimi bile. İlk başta çok isyan ettim.” neden bu kadar çok kayıp allahım neden ben?” dedim. Neden tam eşiğine geldiğim kapılar yüzüme kapanıyor? Sonra bir gece, kalbimin en sessiz yerinde bu cevabı duydum; bazen Allah insanın elini boş bırakır; çünkü o el, henüz hakikati tutacak kadar temizlenmemiştir. Elindekiler gitmeden, elini tutan”O”na ulaşamazsın. Boşalmayan kap dolmazmış, ben o boşluğun sızısıyla ve acısıyla dolmayı öğrendim. Benim uyanışım öyle filmlerdeki gibi bir ışık hüzmesi ile gelmedi. Bir sabah mucizeyle uyanmadim. Benim uyanışım; kimseye anlatamadığım o uzun, karanlık gecelerde, hıçkırığımı yastiga Gömdüğüm anlarda başladı. İnsan bazen öyle bir arafta kalıyor ki; ne dünyaya haykırabiliyor acısını ne de kadere tam teslim olabiliyor. İşte o çaresizliğin sıfır noktasında kendimle karşılaştım. Ve anladım ki; benim savaşım dünya ile değilmiş. Benim asıl düşmanım, damarlarımda sessizce dolaşan o sinsi kibirmiş. Bir şeyi başardığımda, bir Gönül’e girdiğimde içimden bu zehirli ses yükseliyormuş; tamam,artık oldun. İşte o ses, insanın ruhunu semadan yere çalan en büyük darbeymiş. Ne zaman” oldum” desem, hayat beni yeniden en başa, o Hamlık makamına fırlatıverdi. Anlıyorum ki; bu dünyada”oldum” dediğin aslında”öldüğün andır. Tasavvufun o kadim basamaklarında debeleniyorum. Bazen piştiğimi, sabrı öğrendiğimi, dünyadan geçtiğimi sanıyorum. Sonra küçük bir hırs, sığ bir dünya arzusu gelip kalbimin kapısını çalıveriyor. O an başımı öne eğip fısıldıyorum. “Hayır, henüz yanmadın. İnsan olmak tam da bu arafta nefes almakmış; bir yanın semaya kanat çırpmak istiyor, bir yanın toprağın çamuruna tutunuyor. Bir yanın” teslim ol” diyor, bir yanın hala dizginleri elinde tutmak için çırpınıyor. Ben bu iki uçurumun arasında titreyen bir ip cambazıyım. Her gün biraz daha törpülenmeye, her gün biraz daha azalmaya çalışıyorum. Çünkü öğrendim; insan küçüldükçe ruhu genişliyor. Ego sustukça Allah konuşuyor. Ama başardım demiyorum, diyemem.” başardım” dediğim an, kibrin gölgesi kalbimi karartıyor. Ben sadece olmaya çalışan biriyim. Bir zerreyim; ama o zerreyi yaratanın azametini iliklerinde hisseden bir zerre. Eğer bana kim olduğumu sorarsanız; size bir başarı hikayesi anlatamam. Size ancak bir dağılış ve yeniden toparlanma çabası anlatabilirim. Düştükçe secdeyi, kırıldıkça şükretmeyi öğrenen bir kalbin dökümüdür bu. Mesele bir yere varmak değilmiş, mesele o yolda kalabilmekmiş. Ben artık kaybolmaktan korkmuyorum. Çünkü biliyorum ki; insan bazen kendi içinde en derinden kaybolmadan, rabbini ve kendini asla bulamaz. Ben hala o yoldayım. Dizlerim kanıyor, kalbim sızlıyor, ama artık göğe bakmayı biliyorum.

Peki ya sen? Sahip oldukların ellerinden birer birer kayıp gittiğinde, geriye kalan o çıplak”sen” ile tanışmaya hazır mısın? Yoksa hala kalabalıkların seni tanımlamasını mı bekliyorsun?

EBRULİ