Günümüzde, çağımızın en büyük sorunlarından biri; bireylerin, kendi inançları, düşünce kalıpları ya da aidiyet duydukları gruplar içinde kaybolmalarıdır. Futbol takımı tutkusundan siyasi görüşlere, dini anlayışlardan yaşam tarzlarına kadar pek çok alanda insanlar sadece kendi doğrularını yegâne gerçek olarak görmeye başlamış durumda. Bu durum, farklılıklara saygı duymayı zorlaştırıyor; hatta imkânsız hale getiriyor.Kimi zaman bir siyasi görüşe, kimi zaman bir ideolojiye, kimi zaman da bir topluluğa o kadar bağlı hale geliyoruz ki, oradaki hataları görmek istemiyoruz. Öyle ki, kendi tarafımızdan birinin yaptığı haksızlığı “görmezden” geliyor, hatta zamanla “haklılaştırıyoruz”. Çünkü ona inanmışız. Çünkü “bizden” biri. Fakat bu yaklaşım, toplumsal vicdanı zedeliyor. Hangi taraftan gelirse gelsin bir hırsıza “hırsız”, bir zalime “zalim” diyemediğimiz sürece adaletten, hakkaniyetten ve vicdandan söz etmemiz mümkün değil.Kendi inançlarımız içinde kaybolduğumuzda, başkalarının düşüncelerine kulak veremez hale geliyoruz. Farklı bir bakış açısı duyduğumuzda hemen savunmaya geçiyoruz. Sanki karşıt fikir bir tehditmiş gibi hissediyoruz. Oysa, farklı düşünceler bir zenginliktir. Farklılıklar, hakikate ulaşma yolculuğunun olmazsa olmaz parçalarıdır.Meşhur düşünür İbnü’l-Arabî, bu durumu yüzyıllar öncesinden şöyle özetliyor:“Kendi inancınızda, başkalarının inançlarını yok sayacak kadar kaybolmayın. Böyle yaparsanız hakikat namına çok şey kaçırırsınız. Varlığın gerçek güzelliğini göremezsiniz.”Bu söz, yalnızca inanç sistemiyle ilgili değil; aynı zamanda tüm ideolojik tutumlarımız için de geçerlidir.İnsan, kendini ve düşüncesini sorgulayabildiği ölçüde gelişebilir. Haksızlık karşısında susmamak, yalnızca adaletin değil; insanlığın da temelidir. Adalet, sadece düşmanımıza karşı değil; sevdiklerimize, hatta kendimize karşı da sağlanmalıdır. Bir insanın gerçekten adaletli olup olmadığını, kendi tarafına da adil davranıp davranmadığı belirler.Bugün sosyal medyada, sokakta, iş yerinde veya aile ortamlarında sıkça şahit oluyoruz;Kendi görüşünden olan biri yanlış yaptığında sessizlik hâkim. Aynı davranışı karşı taraf yaparsa, kıyamet kopuyor. Bu çifte standart, toplumsal kutuplaşmanın ana sebeplerinden biri haline geldi. İnsanlar artık birbirini anlamaya değil, alt etmeye çalışıyor..
Peki ne yapmalı ebru diyeceksiniz ?
Her şeyden önce, kendi düşüncelerimizi sorgulamakla başlamalıyız. “Acaba ben yanılıyor olabilir miyim?” sorusu, düşünsel olgunluğun ilk adımıdır.
Karşı tarafı dinlemeli, onun penceresinden de bakabilme çabası göstermeliyiz. Anlamak, kabul etmek demek değildir. Fakat anlamadan, sağlıklı bir tartışma da olmaz..
“Bizden” birinin hatasını da dile getirebilmeliyiz. Çünkü asıl erdem, yanlış kimden gelirse gelsin, ona karşı durabilmektir.
Ve nihayetinde, kendi inançlarımızı mutlaklaştırmaktan vazgeçmeliyiz. Hiçbir insanın anlayışı, hakikati bütünüyle kuşatamaz. Çünkü her şeyin bilgisine sahip olan yalnızca Allah’tır..
Gerçek erdem, insanın kendi düşüncesiyle çelişmeye cesaret edebilmesidir. Bu cesareti gösteremeyenler, zamanla sadece kendi sesini duymaya başlar. Kendi yankıları içinde hakikati kaybeder.Unutmayalım;Fikirlerimiz bizi tanımlar ama bizi sınırlamamalı. Aidiyetlerimiz bize yön verir ama bizi körleştirmemeli. Hakikati arayan bir insan, hiçbir düşünceye bütünüyle teslim olmaz. Çünkü hakikat, bir grubun, bir inancın, bir partinin ya da bir takımın tekelinde değildir.Dünya, daha adil, daha yaşanabilir ve daha vicdanlı bir yer olacaksa; bu, ancak insanların kendi görüşlerini mutlak doğru olarak görmekten vazgeçmesiyle mümkün olabilir…..
EBRULİ…