Herkesin dilinde aynı cümle:
“Günümüz aşkları sahte, sevgiler yüzeysel, ilişkiler tüketici…”
Sanki bu söz, bir çağın ortak sığınağı olmuş.
İnsanlar, sevginin kaybolduğuna inanarak kendi yorgun kalplerini aklamaya çalışıyorlar.
Oysa sorun sevgide değil; sevmenin anlamını unutan insanlarda.
Gerçek sevgi ölmez.
İnsan ölür, zaman geçer, şehirler değişir…
Ama kalpte bir kez kök salmış bir sevgi, artık zamana ait değildir.
O, zamanın ötesine geçer; bir varlık biçimine dönüşür.Kimse bahsetmiyor bundan.
Kimse, sadakatin hâlâ yaşayan bir erdem olduğuna inanmıyor.
Oysa hâlâ bir yerlerde, sessizce bir sevdayı ömrü boyunca taşıyan insanlar var.
Ne gösteriş peşindeler, ne de unutuşun konforuna sığınıyorlar.
Sevmeyi, bir görev gibi değil, bir inanç gibi yaşıyorlar.
Birine değil; bir duygunun kutsallığına bağlı kalıyorlar
Yakın zamanda bir film izlemiştim.
Kadın, tüm kalbiyle sevdiği adamı bir kazada kaybediyordu.
Adam, onun için sadece bir sevgili değil; yaşamın taa kendisiydi.
Adam ölünce, kadın yaşamakla nefes almak arasındaki farkı öğrenmeye başlamıştı..
Günler geçti, aylar, yıllar aktı.
Kadın yaşamına devam etti ama bir an bile onu unutmadan.
Yeni insanlar girdi hayatına, yeni ihtimaller, yeni yüzler…
Ama hiçbirinin bakışı, o adamın gözlerinde gördüğü sevgiyi taşımıyordu.
Çünkü o, ölmüş bir adamı hâlâ yaşıyormuş gibi seviyordu.
Bir gün, kalbinde yeniden kıpırdanmalar hissetti.
Yıllardır susmuş kalbi, bir ses duydu sanki.
Yeni bir adam girdi hayatına farklıydı,yakındı ve kalbinde sıcaklık hissettirmişti.
Kalbi yeniden filizlenir gibi olmuştu.
Ama o filiz, büyümek için izin istemedi; çünkü geçmişin gölgesi hâlâ oradaydı.
İçinde bir ses sadakatin sesi fısıldadı:
“Eğer bir başkasını seversen, onu unutmuş olacaksın.”
İşte aşkın trajedisi burada başladı;
İnsan, kalbinde birine yer açarken, diğerini unuttuğu yanılgısına düşer.
Oysa unutmakla sevmek, birbirine zıt değildir.
Birini unutmadan da başka birini sevebilirsin; ama bu ikinci sevgi, ilkini silmez.
Yalnızca farklı bir biçim alır.
Çünkü aşk bir hatırlama hâlidir aslında..
Birini değil, o kişiyle yaşanan duyguyu hatırlarsın.
Sevgi bir kez kalbe yerleşti mi, kişiden bağımsızlaşır, bir ruha dönüşür.
Zamanla kadın fark etti ki bu içinde kendiyle verdiği bir savaş.
Yeni gelenle eskiyi kıyasladığı, geçmişle bugünü tarttığı bir savaş.
Ama bu savaşın galibi yoktu.
Çünkü rakip yaşayan biri değildi;ölmüş ama kalpte ölümsüzleşmiş biriydi.
Ve ölüyle rekabet, yaşayan için hep bir yenilgidir.
Bu yüzden kadın hiçbir zaman tam olarak teslim olamadı.
Ne geçmişine, ne de geleceğine.
Kalbi iki zaman arasında asılı kaldı biri çoktan bitmişti, diğeri başlayamıyordu.
Belki de aşkın özü tam olarak buydu;Kazanılamayan ama vazgeçilemeyen bir savaş.
Bir kalbin, varlıkla yokluk arasında nasıl bir denge kurduğunun hikâyesi.
Gerçek sevgi, birini yaşarken değil, onu kaybettikten sonra da içimizde yaşatabiliyorsak anlam kazanıyor.
Çünkü sevginin değeri, onun sonsuz olmasında değil, ölüme rağmen sürmesinde gizlidir.
Sadakat çoğu zaman yanlış anlaşılır.
O, sadece birine sadık kalmak değildir; bir duygunun saflığını korumaktır.
Bir zamanlar kalbini doldurmuş o hissi kirletmemektir.
Sadakat, yokluğun içinde varlığı hissetmeye devam edebilmektir.
Bir mezara değil, bir anlamın kendisine bağlı kalmaktır.
Velhasıl kelam…
Hâlâ yürekten, derinden, ölse bile sadakatle sevmeyi bilen insanlar var.
Sevgiyi geçici bir eğlence değil, bir emaneti korur gibi taşıyan insanlar.
Zaman değişse de, dünya unutsa da, gerçek sevgi ölmez.
Çünkü aşk, yaşayanlara değil; hatırlayanlara aittir.
Bir kalp, birini unutmadan yeniden sevebiliyorsa, o zaman aşk bitmemiştir sadece şekil değiştirmiştir.
Ve en derin sevgi bazen konuşmaz, sadece var olur.
Sessizce.
Kalbin bir köşesinde, zamanın durduğu bir yerde.
EBRULİ
Bir yanıt yazın