Bir zamanlar büyük bir padişahın hüküm sürdüğü bir memlekette, fakir ama gönlü temiz bir genç yaşarmış.Bir gün bu genç, tesadüfen padişahın kızını görmüş. Bir bakışta yüreğine kor gibi düşmüş. O günden sonra ne yediğinden tat alır olmuş, ne uykusundan. Kalbi yanar, dili susar, gözleri dalar gider olmuş. Ama içinden hep şöyle dermiş:“Ben kimim ki padişahın kızını isteyeyim? Bu sevdadan bana hayır gelmez.”Yine de yüreğindeki ateş sönmemiş; aşkı gün be gün büyümüş, gönlünü yakmış, bedeni erimiş.Bir gün, en yakın dostu onu bu hâlde görmüş.“Yeter artık,” demiş, “kendini böyle yakma. Gel seni bir hocaya götüreyim, belki dermanını bulursun.”Gencin son ümidi bu olmuş. Beraberce şehrin dışında yaşayan bir mürşidin dergâhına gitmişler. Hoca gence bakmış, gülümsemiş:“Evladım,” demiş, “senin gönlünü yakan o aşk, eğer sabredersen seni Hak’ka götürür.Ama eğer nefse hizmet edersen seni yakar kül eder.Şimdi söyle, gerçekten aradığın aşk mı, yoksa Allah mı?”Genç gözlerini yere eğmiş“Bilmiyorum hocam, ben sadece yanıyorum.”Hoca eline bir tesbih vermiş:“O hâlde, kırk bir gün boyunca gece gündüz demeden ‘Allah, Allah’ de.Dilinle başla, gönlünle bitir.Eğer bu aşkta samimiysen, muradına ereceksin.”Genç eve dönmüş, o günden itibaren zikre başlamış.Her nefeste, her adımda, her anda “Allah, Allah…” demiş. Bir süre sonra gözünden yaş, kalbinden nur akmaya başlamış. Artık gönlünde ne saray kalmış, ne padişahın kızı, ne de dünya…Yalnızca Allah’ın ismi…Halk arasında o gencin adı duyulmuş,dilden dile konuşulmaya başlamış.“Bir genç zat var, Allah’ı dilinden düşürmüyor.”“Bu büyük bir mürşid galiba,” demiş bazıları.Zaman geçmiş, kırk birinci gün dolmuş. Delikanlının hâli dillere destan olmuş. Haber padişahın kulağına kadar gitmiş.Padişah, vezirini çağırmış:“Böyle bir mürşidi sarayımıza alalım. Sarayımızdaki hocaların başına geçsin.Ona hanlar, hamamlar hediye edelim.”Vezir sormuş:“Ya kabul etmezse, padişahım?”Padişah gülümsemiş:“O zaman ona kızımı vereceğimi söyleyin.Hem öyle bir mürşidden daha iyi damat mı bulacağım?”Vezir gencin yanına gitmiş:“Padişahımız sizi sarayında ağırlamak ister. Size şu kadar han, şu kadar hamam hediye etti.”Genç sadece “Allah, Allah…” diyerek cevap vermiş, teklifi kabul etmemiş.Vezir ikinci kez konuşmuş:“Padişahımız, eğer uygun görürseniz kızını size vermek istiyor.”Genç yine aynı şekilde zikrine devam etmiş.Yanındaki arkadaşı hayretler içinde kalmış. Yıllardır aşkıyla yandığı kızı, padişah şimdi kendi eliyle ona veriyordu; ama o kabul etmiyordu.Vezir gittikten sonra arkadaşı sormuş:“Yahu sen deli misin? Padişahın kızı için ölüyordun. Kırk bir gündür dilinden Allah’ı düşürmedin, ona kavuşmak için. Şimdi ne değişti?”Genç tebessüm etmiş;“Çok şey değişti. Kırk bir gün boyunca Allah’ın adını zikrettim.Bana neler nasip etti, gördün.Bir ömür boyu O’nun adını zikretsem kim bilir neler nasip eder…”
bu hikayedeki gibi hepimizin hayatında bir “ilk bakış” vardır; içimizi titreten, yüreğimizi yakan bir sevda. Kimi için bu bir insandır, kimi için bir hayal, kimi için bir hedef… Fakat çoğu zaman farkına varamayız;Bizi yakan o ateş aslında bize yolu gösterir.Tıpkı hikâyedeki genç gibi Bir padişahın kızına gönül veren fakir bir genç… Onun aşkı, dışarıdan bakıldığında imkânsız görünür. Fakat o aşk, gencin içinde bir arayışın kıvılcımını yakar.Ve o kıvılcım, bir mürşidin duasıyla ateşten nura dönüşür.Gerçekten aradığın aşk mı, yoksa Allah mı?”Bu soru, aslında hepimize soruluyor.Hayatta peşinden koştuğumuz şeyler başarı, sevgi,aşk,statü, güzellik çoğu zaman bizi yorar, çünkü onların ardında yatan özlemin farkında değiliz.Biz aslında sevgilide Sevgi’yi, güzellikte Güzel olanı, yani Allah’ı arıyoruz.
Genç, kırk bir gün boyunca zikrediyor ama..Sonunda fark ediyor ki;Aradığı “O” değil, O’nun tecellisidir.Padişahın kızına olan aşk, Allah’a giden yolda sadece bir vesiledir.Gencin sonunda sarayı, makamı, padişahın kızını reddetmesi delilik değil, idraktır.Çünkü o bilmiştir artık;“Ben O’nu anarken her şey O’nun olur.O’nu unutursam, hiçbir şeyim olmaz.”Bu hikâye bize şunu öğretir;Her aşık, aslında Allah’ın kapısına davetlidir.Gerçek aşk sahiplenmek değil, teslim olmaktır.Sevdiğini Allah için sevmek, sevgiyi yüceltmektir.Bazen bizi en çok yakan şey, aslında en çok olgunlaştıran şeydir.Kimi zaman bir kayıp, kimi zaman bir aşk, kimi zaman bir dua…Eğer sabredersek, o ateş bizi yakmaz bizi nur eder.
“Kırk bir gün O’nu andım, neler nasip etti…Bir ömür ansam, kim bilir neler nasip eder
Bu söz, insanın Allah’a yöneldiğinde hayatının nasıl değişebileceğini anlatır.Kısa bir zaman diliminde bile zikrin, teslimiyetin ve sabrın kalbi nasıl dönüştürdüğünü gösterir.Çünkü insan O’nu gerçekten anmaya başladığında, dünya küçülür, gönül büyür.Ve o zaman anlar ki, nasip; aradığını değil, bulduğunu sevebilmektir…
EBRULİ
Bir yanıt yazın