Hayatta erişilebilecek en yüksek idraklarden biri, her şeyi ve herkesi olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmektir. Bu, pasif bir teslimiyet değil; bilincin olgunlaşmış, kalbin sakinleşmiş hâlidir. Bir insan, olanı olduğu gibi görebilmeye başladığında, içindeki savaşlar yavaş yavaş durulur. Artık kimseyi değiştirme çabası kalmaz, çünkü her varlığın kendi nasibi, kendi zamanı, kendi imtihanı vardır.
Kabul; “onay” değildir, “razı olmak” değildir. Kabul, var olanın varlığına izin vermektir. Bir kuşun kanat çırpışı gibi, bir ağacın gölge vermesi kadar doğal bir haldir. Bu bakış açısına ulaştığınızda, hayal kırıklıkları anlamını yitirir. Çünkü artık kimsenin size karşı bir şey yapmadığını, herkesin sadece kendi hikâyesini yaşadığını bilirsiniz.
Ve o zaman anlarsınız: kimse size zarar vermez, siz sadece başkalarının davranışlarını kendi duygularınızla yaralarsınız. Oysa kabullenmek, kalbi korur; kabullenmek, ruhun zırhıdır.
Hassas kalpler, bu dünyanın gürültüsünü daha derinden duyar. Bir kelimeyle sarsılır, bir sessizlikle yorgun düşer. Ama işte o hassasiyet, aynı zamanda derinliğin de kaynağıdır. Çünkü kalbi ince olan, varoluşun titreşimini duyar; bir bakışta, bir sözde, bir nefeste gizli hakikati hisseder.
“Kalp, Hakk’ın nazargâhıdır.” Yani kalp, ilahi tecellinin aynasıdır. Fakat ayna ne kadar saf olursa, en ufak bir leke bile o kadar görünür olur. Hassas kalplerin zorlanması bundandır onlar dünyayı olduğu gibi değil, daha derin bir şekilde hissederler.Bu yüzden, böyle kalplerin ilk öğrenmesi gereken şey; dışarıya değil, içeriye yönelmek, olanı olduğu gibi bırakmayı öğrenmektir. Çünkü direniş yorar, kabulleniş şifa verir. Her şeyin bir vakti vardır. Kimsenin yüreği, henüz olgunlaşmamış bir hakikati taşıyamaz.Kabulleniş, ruhun konfor alanıdır. Bu konfor, dünyasal bir rahatlık değil; içsel bir huzurun mekânıdır. Bir gün fark edersiniz ki, artık kimseye kırılmıyorsunuz. Çünkü beklentileriniz bitmiştir. İnsanların size değil, kendilerine ait olduklarını anlamışsınızdır
O zaman ilişkiler değişmez, siz değişirsiniz ve böylelikle hem sizi artık incitemezler hemde siz onları başka bir yerden izlemeye başlarsınız.
Dostluklar aynı kalır ama yük olmaktan çıkar Çünkü siz artık her şeyi, olduğu gibi görmeye başlamışsınızdır.Ve en sonunda, o sessiz kabulleniş gelir. Söyleyecek söz kalmaz, ispat edecek haklılık kalmaz, bekleyecek bir dönüş kalmaz. Sadece bir dinginlik… bir teslimiyet… bir “olduğu gibi” hâli..İşte o zaman, kalp özgürleşir. Ve özgür bir kalp, dünyayı olduğu gibi sever eksikleriyle, fazlalıklarıyla, tıpkı kendisini sevdiği gibi..
Gerçek olgunluk, bilgide değil;kabulleniştedir. Kalbinize bakan biri, orada kırgınlık değil,hikmet buluyorsa; siz artık öğrenmişsinizdir. Çünkü kabulleniş, insanın kendi içindeki ilahi sesle buluşmasıdır.Bir gün gelir, sadece şunu söylersiniz;
“Her şey olması gerektiği gibi oldu. Herkes elinden geleni yaptı.
Ve ben zamanla şunu çok iyi anladım;
Kiminle oturursam oturayım, kiminle gönül bağı kurarsam kurayım, kiminle dostluk yaparsam yapayım… Herkesi olduğu haliyle kabul etmek insanın kendine verebileceği en büyük huzurmuş..Hiç kimseyi yargılamıyorum, yadırgamıyorum, eleştirmiyorum.Hiç kimseye “neden böylesin” demiyorum.Çünkü herkes, fıtratının gereğiyle yaşar.Kimisi duygularını açıkça gösterir, kimisi sessiz kalmayı seçer.Her insan kendi yolunda, kendi sınavında yürür.Ve her şey, her zaman bizimle ilgili olmak zorunda değildir.Bazen insanlar uzaklaşır, bazen susar, bazen anlam veremediğimiz davranışlar sergiler.Oysa çoğu zaman bunlar bize değil, onların kendi iç dünyalarına aittir.Herkesi olduğu gibi kabul etmek, insanı hafifletir.Bu bakış açısı, dünyayı bambaşka bir yer hâline getirir.Artık biliyorum ki huzur, insanları değiştirmeye çalışmakta değil, onları oldukları gibi görebilmekte saklıdır.Gerçek olgunluk da tam burada başlar;Anlamaya niyet ettiğinde, yargılama ihtiyacı kendiliğinden biter.
Olduğu gibi olan her şey, zaten olması gerektiği gibidir..
EBRULİ
Bir yanıt yazın