Bazen insan bir şeyi tutarak değil, bırakarak Öğrenir. Oruç bana bunu hatırlatan en kadim pratiklerden biri. Aç kalmanın, susmanın, geri çekilmenin yalnızca bedene değil; ruha, dile, bakışa, niyete dair olduğunu fark ettiğimde mesele benim için bambaşka bir yere taşındı. Çünkü hayat dediğimiz şey de aslında sürekli bir tüketim hali. Duyguları tüketiyoruz, insanları tüketiyoruz, kelimeleri hoyratça harcıyoruz, zamanı bile sindirmeden yutuyoruz. Oruç ise tam bu noktada, hayatın hızına atılmış sessiz bir fren gibi duruyor. Ben orucu sadece sofradan kalkmak olarak görmüyorum. hayatın içinde de tutulması gereken bir oruç olduğuna inanıyorum. Mesela her düşündüğünü söylememek. Her hissettiğini hemen dışarı dökmemek. Haklı olabilecegin bir yerde susmayı seçebilmek. Bir bakışı, bir sözü, bir öfkeyi içinden geçirmek ama onu karşı tarafa taşımamak… İşte bu da bir oruç. Dilin orucu. Nefsin orucu. Benliğin orucu. İnsan çoğu zaman kendini haklı hissettiği anlarda en hoyrat haline bürünüyor. Haklı olmak, her zaman konuşma izni vermez. Bazen insan kendi nefsine karşı aç kalmalı. Kendi egosunu doyurmamalı. Alkışdan, onaydan, üstün gelme arzusundan bir süre uzak durmalı. Çünkü nefis, doydukça büyüyen bir şey. Aç kaldıkça inceliyor, şeffaflaşıyor. Hayatta da böyledir. Her isteğimizi hemen gerçekleştirdiğimizde içimizdeki boşluk da olmaz, aksine derinleşir. Oruç, eksiltmenin bir ceza değil; bir arınma olduğunu fısıldar. Azla yetinmeyi değil, azla derinleşmeyi öğretir. İnsan her şeye sahip olabilir ama her şeye uzanmadığında olgunlaşır. Bir de kalbin orucu var. Kırılmamak mümkün değil, incinmemek de. Ama her kırıldığımızda intikam duygusunu beslemek zorunda değiliz. Kalbi kinle, hesapla, geçmişle doldurmamak da bir oruç. Affetmek demiyorum; affetmek bazen zaman ister. Ama kalbi sürekli zehirle beslememek bir tercihtir. İnsan içinden geçen her karanlığı sahiplenmek zorunda değil. Oruç bana beklemeyi öğretti. Acele etmemeyi. Her şeyin hemen olmasını istememeyi. Çünkü beklemek, insanın kendini terbiye ettiği bir alan.
Açken sabretmek, susuzken şükretmek, yorgunken yine de ölçüyü korumak… Bunlar sadece Ramazan’a ait değil; hayata ait kaslar. Hayatta bizi aç bırakır bazen. Sevgide, para da, anlaşılma da… İşte orada tuttuğumuz sabır, gerçek oruçtur. Bir de bakışın orucu var. Her şeye sahip olmak isteyen göz, bir süre geri çekilmeli. Kıyaslamaktan, başkasının hayatını gözetlemekten, sürekli daha fazlasını istemekten vazgeçmeli. Çünkü göz doymadığında ruh fakirleşiyor. Az bakınca çok görüyor insan. Sadeleşince derinleşiyor.Ben inanıyorum ki oruç, insanın kendine verdiği en büyük terbiyedir. Kendini dizginlemeyi bilen biri, başkasını incitmez. Kendine sınır koyabilen biri,başkasının sınırını da tanır. Hayatın orucu tutulmadığında, insan aç olduğu halde doymuş gibi davranır; dolu olduğu halde boş hisseder. Belki de bu yüzden oruç, yalnızca aç kalmak değil; fazlalıklardan vazgeçme cesaretidir. Daha az konuşmak, daha çok anlamak. Daha az istemek, daha çok fark etmek. Daha az ben,biraz daha hakikat demektir. Ben hayatımda orucu böyle tutmaya çalışıyorum. Belki her gün başaramıyorum. Bazen dilim taşıyor, bazen kalbim ağırlaşıyor, bazen nefesim öne geçiyor. Ama niyet önemli. Çünkü insan niyet ettiği şeyin yoluna girer. Hayatın içinde tutulan oruç da kusursuz olmak için değil, farkında olmak içindir. Ve belki de en büyük ders şudur; İnsan açken değil, nefsini doyuramadığında insan olur.
EBRULİ