HİÇ OL Kİ HER ŞEY OLASIN..

İnsan doğduğu andan itibaren bir kimlik inşa etmeye başlar. İsmini öğrenir, etiketlenir, bir aidiyet duygusuna tutunur. “Ben” dediği şey; ailesinden, toplumdan, başarılarından, unvanından ve dış dünyanın ona sunduğu rollerden oluşur. Fakat tasavvuf, bu inşa edilmiş benliği yıkmadan hakikate ulaşmanın mümkün olmadığını söyler. Gerçek yolculuk, “ben kimim?” sorusuna verilen dünyevi cevapları bir bir terk etmekle başlar…

Bu yolculukta en yüce duraklardan biri hiçlik makamıdır. Hiçlik, sanıldığı gibi yok olmak değil; benliğin hakikatin karşısında erimesidir. Ego susar, kalp konuşur. İrade teslim olur, ilahi irade kendini gösterir. İnsan kendi gölgesinden sıyrıldığında, güneşi ilk kez doğrudan hisseder.

Tasavvufta Hiçlik Makamı..

Tasavvufta seyr ü sülûk yani manevi yolculuk sırasında kul, çeşitli makamlardan geçer. Bu makamlar, ruhun arınma sürecini temsil eder. Sabır, züht, tevekkül gibi hallerden sonra hiçlik makamı, en yüce farkındalık düzeyidir. Çünkü burada kul, kendinden sıyrılır. Kendine ait hiçbir şeyin olmadığını, her şeyin O’ndan geldiğini idrak eder.

Hz. Mevlana şöyle der;

Hiçlik öyle bir sarhoşluktur ki, ne akıl kalır ne fikir.

Orada bir sen kalmazsın, bir ben kalmaz. Sadece O kalır.

Hiçlik makamına eren kişi, artık kendini görmez. O, her yerde O’nu görür. İnsanlar ona iyilik ettiğinde şükreder ama kendine pay biçmez. Zorluk yaşadığında sabreder ama isyan etmez. Çünkü bilir ki her hal, O’nun ilminde ve hikmetindedir.

Hiçlik, sadece mistik bir kavram değil, aynı zamanda ciddi bir içsel mücadeledir. İnsan nefsini sevme eğilimindedir. Yaptığı iyiliklerde kendine pay çıkarır. Başarının ardından övgü bekler. Hakkı olanı değil, fazlasını ister. Bu yüzden hiçlik kolayca ulaşılan bir makam değildir.

Bu yolda kişi; kırılır, sınanır, kaybeder, yalnız kalır. Her şey üst üste gelir. Çünkü benliğin duvarları bu sarsıntılarla çatlar. Sabrın, teslimiyetin, iç huzurun anlamı ancak o enkazın içinden çıkınca anlaşılır. Kişi fark eder ki, en büyük huzur, artık hiçbir şeyi kontrol etme çabasının kalmadığı yerdedir.

Benliğin eridiği yerde aşk doğar. Bu aşk, beşeri değil, ilahidir. Kul artık kendini değil, Yaradan’ı merkeze alır. O’nun razı olacağı bir hayat yaşamaya yönelir. Bencil arzular biter, içsel bir denge kurulur.

Yunus Emre bu hali şöyle anlatır:

“Bir ben vardır bende, benden içeri.”

İçimizdeki o hakiki “ben”, dünyevi benliğin ötesindedir. O’na ulaşmak için, dışta inşa ettiğimiz kimlikleri birer birer bırakmak gerekir.

Bu aşk hali öyle bir noktaya gelir ki, kişi artık dualarında bile kendini değil, O’nu ister. Cenneti değil, rızasını arzular. Kendi planlarını değil, O’nun kaderini sever.

Hiçlik, insanın yokluğu değil; asıl varlıkla bir olmasıdır. Bu bir silinme değil, dönüşüm sürecidir. İnsan en parlak haline, kendi gölgesinden kurtulunca ulaşır.

Bu yolda yürümek, kolay değildir. Ama her adımda insan içindeki sahte benliği azaltır ve hakiki benliğe yaklaşır. Her vazgeçiş, bir yakınlaşmadır. Her teslimiyet, bir yükseliştir. Ve her hiçlik, gerçekte sonsuzluğun başlangıcıdır.

Bu yazıyı okuduktan sonra belki de sizde kendinize şunu sormalısınız ?

“Ben dediğim kim? Ve o benliğin ardında ne saklı?”

Cevaplar dışarıda değil. Hepsi içimizde. Yeter ki susmayı, tefekkürü ve hiçliği öğrenelim.

EBRULİ