Yılın en sıcak aylarından biriydi. Gün kavrulmuştu, taşlar susuyordu. Basra ile Kufe arasında uzanan kumla örtülü yolda, küçük bir kervan ilerliyordu. Kervanın arkasında, yıpranmış bir aba giymiş genç bir derviş yürüyordu. Gözlerinde ne yorgunluk ne acele vardı. Yavaş ama bilinçli adımlarla ilerliyordu. Her adımı sanki bir dua gibiydi.Onun adı Kudret’ti. Adıyla tezat şekilde; sessiz, gösterişsiz ve mütevazı biriydi. Halka karışmaz, çok konuşmazdı. Fakat gözleri derindi. İçinden geçenin ne olduğunu anlamak, kelimelerden değil, suskunluğundan mümkündü.Yıllar önce şeyhi ona, “Gerçek aşkı bulmadan dönme,” demişti. Ne bilgi yüklemişti ne öğüt vermişti. Sadece bir cümleyle yola salmıştı..
“Hakiki aşkı bul. Ama onu bulduğunda, kendini unutmayı da bil.”
Günlerden bir gün, Kudret, yol üstünde küçük bir kasabaya ulaştı. Orada derme çatma bir han vardı. Susuzdu, yorgundu, ve orada bir geceliğine kalmaya karar verdi.
Han kalabalıktı. Tüccarlar, yolcular, köylüler… Hepsi dünya telaşındaydı. Kudret sessizce bir köşeye oturdu. Fakat o sırada içeriden, narin tatlı bir ses yükseldi. Genç bir kadın, elleriyle su dağıtıyordu. Kalabalığın içinde o kadar sade ama o kadar derin bir hali vardı ki, Kudret bakmaktan kendini alıkoyamadı,ve çok etkilendi..
Kadının adı Ferahnaz’dı. Kimsesizdi. Hanın işlerine bakıyor, karşılığında bir odada kalıyordu. Kalbi kırık,dili suskun bir insandı. Ama gözlerinde garip bir ışık vardı. Kudret onun yanından geçerken, bir an göz göze geldiler. Ve o an Kudret’in içinde büyük bir sarsıntı oldu..
İlk kez kalbinde bir kıpırtı hissetti. Ama bu, sıradan bir meyil değildi. Bu his, kendini bırakmak gibiydi. O bakışta kendi benliğinden sıyrıldığını hissetti. O an şunu fark etti; Onun aradığı “ilahi aşk” bir kitaptan, bir dağdan, bir mürşidden gelmeyecekti. Belki de Allah, Ferahnaz’ın gözlerinde kendini göstermişti ona.
Kudret, o hanı terk edemedi. Günlerce orada kaldı. Ferahnaz’la tek kelime etmedi ama kalbi her gün biraz daha o aşkla yandı. Onun sessizliğiyle ve yalnızlığıyla bütünleşti.
Bir gece avluda yalnızken, Ferahnaz yanına geldi. Elinde bir testi vardı. Ona su verdi. Göz göze geldiler. Ferahnaz sordu;
“Sen neden susuyorsun?”
Kudret cevap verdi:
“Çünkü konuşsam, ben konuşmuş olacağım. Oysa sen bana O’nu hatırlatıyorsun.”
Ferahnaz bu sözden çok etkilendi. Ama bir şey daha sordu:
“Peki ben gidersem ne olur?”
Kudret hiç tereddüt etmeden şöyle dedi:
“O zaman aşk kalır. Çünkü sen gitsen bile O’ndan bir iz bıraktın. Ve ben artık senin suretinde O’nu sevdim.”
Bir sabah Ferahnaz kayboldu. Hancı kadının arkasından sadece bir mektup bulduğunu söyledi. Mektupta şöyle yazıyordu:
“Ben senin hakikatine vesileydim. Ben seni sevmeye değil, O’na yürümeye çağırandım. Şimdi sen ya beni unutup O’na yürüyeceksin, ya da beni arayıp yolda kalacaksın.”
Kudret, saatlerce elleriyle toprağı kazdı, elleriyle kalbini aradı. O gün sabaha kadar secdede kaldı. Ağladı. Ama bir damla gözyaşı, kalbinden bir yük aldı. Çünkü ilk kez “ben” demeden ağladı. Sadece şöyle dedi;
“Ey Rabbim… Ferahnaz’ı değil, Sende gördüğüm o nuru özlüyorum.”
Ve o gün ilk kez anladı;İlahi aşk, insanla gelir ama insanda kalmaz. O sadece perde olur. Hakikate bakış kapısı olur. Aşık olan insan değildir. Aşık olan, kalpte yankılanan O’dur.
Kudret artık yolun sonuna gelmişti. Saçı ağarmış, bedeni çökmüştü. Ama bir akşam, çölün ortasında secdedeyken şöyle mırıldandı;
“Ben Ferahnaz’ı ararken kayboldum. Ama O’nu ararken kendimi buldum.”
O gece rüyasında şeyhini gördü. Şeyhi ona şöyle dedi;
“Sen hakiki aşkı buldun evlat. Çünkü kendini unuttun. Hiç oldun. Ve şimdi O oldun.”
Allah bazen seni bir insana tutundurur ama seni o insanda bırakmaz. İlahi aşk, bir surette başlar ama bir sonsuzlukla devam eder. Kalbin yanması gerek, ama onun için önce susmayı öğrenmek gerek..Ve aşk… Aşk, geldiği kişiden çok, seni kim olmaktan çıkarıp neye dönüştürdüğüdür….
EBRULİ