KALPTE KAPANAN EN DERİN DOSYA..

Bu hikâye, bana bir kız arkadaşımın titreyen sesiyle anlatıldı. Onun gözlerinin içine baktığımda, kelimelerden çok daha fazlasını gördüm. O konuşurken zaman durdu sanki. Sadece geçmişe değil, insanın içini kemiren ama dışarıdan asla fark edilmeyen acılara doğru bir yolculuk başladı. O anlatmaya başladı, ben sadece sustum. Çünkü bazı hikâyeler dinlenirken bile insana dokunur…Ve sözlerine şöyle başladı;

Henüz altı yaşındayken evin içindeki çatlakları duymaya başlamıştım. Annem her sabah yüzüne makyaj yaparken gözlerinin altındaki morlukları kapatmaya çalışırdı. Babam ise dışarıdan bakıldığında tanınmış, saygın, güçlü bir adamdı. Ama evin kapıları kapandığında o güç, bizim için sadece öfkeye ve korkuya dönüşürdü.Bir sabah mutfakta annemin sessizce ağladığını görmüştüm.O gün her şeyin farklı olduğunu anlamıştım. Çünkü ağlayan bir anne, susan bir çocuk yaratırdı. Korkuyla saklandığım odalarda, duvar diplerinde geçirdiğim geceler başlamıştı. Babam sadece bağırmazdı; tokatlar, hakaretler ve sonrasında derin bir sessizlik evi mezara çevirirdi.Sonra bir gün öğrendik ki babamın başka bir hayatı daha varmış. Başka bir kadınla, başka çocuklarla kurduğu bambaşka bir dünya… Annemi hiç sevmediği gibi bir sabah da hiçbir şey söylemeden evi terk etti. Ne bir veda etti ne de arkasına baktı. O günden sonra evin içi daha da sessizleşti. Annem yıkılmadı ama sustu. Bana bakıp gülümsedi ama gözlerinin içi o günden sonra birdaha hiç gülmedi.

Ben büyüdükçe o acıyı içime gömmeyi öğrenmiştim. Gülümsemeyi, konuşmayı, hatta mutlu görünmeyi öğrenmiştim. Ama geceleri, geçmişin karanlık gölgeleriyle baş başa kalırdım. Yıllarca, içimden atamadığımbir öfkeyle yaşadım. Sadece babama değil, sessizliğe, suskun anneme, kırık çocukluğuma da kızgındım. Bizi terk eden adama karşı içimde hem nefret vardı hem de derin tarifsiz bir özlem. Çünkü minik kalmış büyüyememiş kalbim, hâlâ bir babaya sarılmak,korunmak istiyordu. Ama sarılamıyordum.Çünkü hâlâ taşıdığım bir taş vardı kalbimin tam ortasında.

Yirmi beşli yaşlarımın sonlarında bir gün telefonum çaldı. Arayan kişi, babamın diğer ailesiydi. Babam felç geçirmişti. Konuşamıyor, hareket edemiyor, neredeyse tamamen başkasına muhtaç yaşıyordu. Diğer ailesi onu terk etmişti. Artık kimse yanında değildi. Ve yardım isteyecekleri tek kişi, terk ettiği kızıydı.

O an zaman durdu. Ne diyeceğimi bilemedim. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Kalbim sıkıştı ama haykırmadım. Sadece sustum. Ve o gece boyunca düşünmeden edemedim. Gidip gitmemeyi değil, neden hâlâ bir şeyler hissettiğimi düşündüm. Bizi bu kadar kıran bir adam için neden kalbim bu kadar karışıktı?

Ertesi gün hastaneye gittim. Babamı gördüğümde, bütün geçmiş gözlerimin önünden bir film gibi geçti. O güçlü, öfkeli, sert adam gitmiş; yerine yorgun, çaresiz, yaşlanmış bir adam kalmıştı. Gözleriyle “beni affet” der gibiydi. Ama kelimeler yoktu. Yalnızca sessizlik vardı. Yıllar önceki sessizliğe benzeyen ama bu kez farklı olan bir sessizlik…

Yanına oturdum. Elini tuttum. İçimde kırıklar vardı ama intikam yoktu. Öfke vardı ama nefret kalmamıştı. Onu bağışlamaya gelmemiştim. Ama affetmeden gidemeyeceğimi de o an anlamıştım. Çünkü affetmek bazen kelimelerle değil, kalbin titreşimiyle olurdu.

Sonraki günlerde her gün hastaneye gittim. Babama kitap okudum. Sessizce yanında oturdum. Bazen sadece camdan dışarı baktık. İçimdeki taş günbegün hafifledi. Belki babam özür dilemedi, belki geçmişin hiçbir yanlışı düzelmedi ama ben, içimde yeni bir pencere açıldığını hissettim..

Bir sabah babam hayata veda etti. Çok ağladım. Ama onun için değil… Kendim için, geçmişteki küçük kız için, yıllarca taşıdığım yük için ağladım. O gün kalbimin ortasındaki taş tamamen eridi.

Bu hikayenin ardındaki hakikat bizlere şunu söylüyor ;

Affetmek, çoğu insanın yanlış anladığı bir eylemdir. Zannedilir ki affeden, zayıf düşer. Oysa hakikat tam tersidir. En büyük zafer, kalbinin derinliklerinde biriktirdiğin öfkeyi eritebilmektir. Affetmek, sadece geçmişi bırakmak değil, geleceğe yürüyebilmek için zincirlerini kırmaktır.

Kin tutmak ruhun üzerine çekilmiş bir perdedir. Kalbine kin yerleştiğinde, hakikati göremezsin. Çünkü kin, gözünü değil, kalbini kör eder. Affetmeyen insan, karşısındakine değil, önce kendi içindeki çocuğa zulmeder. Nefret ettikçe o çocuğun yarasını daha da kanatır. Ancak affettiğinde, o çocuğu şefkatle kucaklarsın. O zaman kalbindeki fırtına diner, ruhun secde eder gibi bir sükûna varır.

Affetmek, yapılanı haklı görmek değildir. Affetmek, “Ben artık bu karanlığı taşımayacağım” demektir. İnsan affettiğinde, artık geçmişin mahkûmu değil, bugünün emanetçisi olur. İçinde tuttuğun kinle yaşadıkça, hayatı geçmişin karanlık penceresinden seyredersin. Ama affettiğin an, o pencere açılır, içeriye Allah’tan gelen bir huzur esintisi dolar.

Unutma, affetmek bir lütuf değildir. Bu bir ihsan değil, bir özlüktür. Çünkü affettiğinde ne bir lütuf vermiş olursun ne de bir borç ödemiş olursun. Asıl kazanan, karşındaki değil, sensin. Çünkü sen artık kinle değil, kalple yaşamayı seçmişsindir.

Ve bu seçimi yapan bir kalp, Allah’a daha yakındır. Çünkü Allah affedicidir ve affedenleri sever…

EBRULİ